| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )
Burada yer alan yorumların sorumluluğu yorum sahiplerine aittir.Bu blogun görüşlerini değil direk yorum yapan kişilerin görüşlerini yansıtmaktadır.Ve bu yorumlar internetten çeşitli sitelerden derlenilmişlerdir... Burada yer alan yorumlardan dolayı blogumuz hiç bir sorumluluk üstlenmemektedir.Gerekli hallerde yorum sahipleri veya ilgili kişilerin müracatları sonucu herhangi bir yorum blogdan silinecektir...

YORUMDAR

34 "yaşam" etiketi kullanan gönderi (sayfa 1)"yaşam" etiketi kullanan diğer içerikler resimler , videolar

Emniyet bu görüntüyü savundu! YORUMLAR

Bu müdürün kendi çocuğu yok herhalde, 22 yaşında bir gence, gözünü kırpadan kurşun sıkan bu serseri katile resmen müsamaha gösteriliyor. O öldürülen çocuk sizin kendi çocuğunuz olsaydı yine kelepçe vurmazmıydınız, yine arkasını sıvazlayanları hoşgörüyle karşılarmıydınız, yine muhabirlere çamur atarmı

Hayri Manavoğlu - Vatan okuru

Polis vurduğu gencin ölmesini izledi! YORUMLAR

arkadaş dayanışması öylemi peki o pskopatı cezaevine kahraman gibi ugurluyan memurlardan birinin kardeşini biri böyle pskopatça öldürse acaba o öldüren cezaevine giderken eş dostuyla sarılmasına müsade edermiydiniz sayın emniyet yetkilileri

Mehmet mehmet - Vatan okuru

Polis vurduğu gencin ölmesini izledi! YORUMLAR

Artık iş bulmakta güçlük çeken gençleri sorun yaratmasınlar diye kadroya katan emniyetin bu politikasının ne denli yanlış olduğu ortada... Ego tatmini yaşayanları tespit edip derhal kadro dışına çıkarmalılar.

Bahar Öztürk

Dehşet saçan polis için uzmanlar ne dedi

UZMAN GÖRÜŞÜ


Arif Verimli Psikiyatr-Yeditepe Üniversitesi :

Ağır gidiyorum diye silahlarıyla tehdit ettiler

Bu olayın asla küçümsenmemesi, münferit olarak değerlendirilmemesi gerekir. Burada polis olanların yeterli psikiyatrik muayeneden geçmemiş olmasının getirdiği bir sonuç var. Polis adayının en az üç psikiyatrın olduğu bir kuruldan geçmesi gerekir. Yani psikopat biri daha işin başındayken ayıklanmalıdır. Yaşadığım olayı anlatayım. Bir yıl önce İncirlik’e giderken yolun sağından ağır gidiyorum diye aracı sağa çekmem istendi ve 3 çevik kuvvet üniformalı genç delikanlı arabalarından inip yanıma geldi. İkisi silahını kılıfından çıkarttı yüksek sesle “Sen ne yapıyorsun?” diye sordu. Bunu İstanbul’da ben yaşıyorsam, bir vatandaş daha ağırını yaşar. Çevik kuvvet ve toplum polislerinin tecrübe ve eğitimlerinin yetersiz olduğunu düşünüyorum. Önemli bir kısmı üniformayı giyince kanunsuz ve sınırsız bir güce sahip olduklarını düşünüyor.

Hasan Yücesan Emekli Emniyet Müdürleri Dern. Bşk. : Polisin eşini gece çıkaracak parası bile yok

Polisler bunalımda. Maaşları çok düşük. Ceplerinde para yok. Evine ekmek götüremiyor. Karısını alıp bir yere gidemiyor, eşiyle başbaşa dans ederken göremezsiniz çünkü parası yoktur. Ülkedeki tüketim çılgınlığının içinde eşi ve çocuklarının ihtiyaçlarına cevap veremeyen polis komplekse girebilir. Yeterli oranda izin kullanamadığı için sosyal ilişkilere de giremez. Ayrıca terörle mücadelenin yaşandığı bir ortamda polisler resmi kıyafetleriyle terör örgütlerinin direkt hedefidir. Bu bile üzerlerinde bir baskı oluşturur. Bütün bu yaşananlar polisi bunalıma sokar. Ayrıca polis memurlarına psikolojik test de uygulanmıyor. Ben 41 yıllık görev süremde böyle bir teste tabi olmadım. Böyle bir uygulamaya da rastlamadım.
Vatan

Emniyet bu görüntüyü savundu!

ktlpo İstanbul Emniyet Müdürlüğü, durduk yerde cinayet işleyen polis Mustafa Atasoy’a Adliye çıkışı yapılan farklı muameleyi görüntüleyen gazetemize yönelik açıklama yaptı. Tutuklama kararının ardından Atasoy’a kelepçe bile takılmamış, meslektaşları sırtını sıvazlayıp “Geçmiş olsun” diyerek cezaevine uğurlamıştı. Emniyet’in açıklamasında, Bahçelievler’de polis memuru Mustafa Atasoy’un silahının kavga sırasında yaşanan boğuşmada patladığı ileri sürülerek şunlar kaydedildi:

“Son günlerde yazılı basında polise yönelik objektif olmayan haksız, yalan, yanlış ve hakarete varan, muhabirlerin şahsi değerlendirmelerine bağlı olarak haber adı altında polisi yıpratıcı haberlere yer verilmektedir. Murat Atasoy, memur olduğundan ve kaçma şüphesi bulunmadığından kelepçe takılmamış, arkadaşları tarafından sarılarak cezaevine uğurlanmasının arkadaş dayanışması olarak değerlendirilmesi gerekir. Neticede polis de bir insandır. Kusuru var ise adli-idari sistem içerisinde soruşturularak, adalete tevdi edilmekte ve yargının vereceği kararı beklemek gerekmektedir.”

Polis vurduğu gencin ölmesini izledi!

İstanbul Bahçelievler’de mahallesindeki bir genci sokak tartışmasında öldüren çevik kuvvet polisi Mustafa Atasoy’u bölge sakinleri ve olayı görenler anlatıyor

Ağabeyi olarak saydığı 23 yaşındaki Fatih Cem İnci’yi gözleri önünde yitiren arkadaşı Recep Şelte olay anını şöyle anlattı: “Fatih Abi’yle birlikte sokağın aşağısında bulunan parktan evimizin bulunduğu sokağa yürüyorduk. Bu sırada Fatih, kaldırım kenarında bulunan karton bir kutuya tekme attı. Kutunun içinden pislik çıktı. Pislik dağılınca Fatih Abi’nin ağzından ” Hep böyle pislikler de beni bulur “ diye bir cümle çıktı. O sıra biri arkadan bağırdı.

 

‘Hemen silah çekti’

Sivil kıyafetli biriydi. Bizi tehditkar şekilde yanına çağırıyordu. Fatih gitmeyince arasında sözlü atışma başladı. Polis olduğunu hiç söylemedi. Fatih Abi’ye ’Sarhoştur gidelim’ dedim. Tam döndük gidiyorduk ki ’Kaçmayın lan, vururum yoksa’diye silahını çekti. Fatih Abi ’Sen kim oluyorsun?’ diye üzerine gitti. Silahını bize doğrulttu. Fatih Ağabey silaha elini atmaya çalışınca silahını ateşledi.

“Kaçma bir yere benimsin”

 

Sağ elinin serçe parmağını kopartan kurşun karnına isabet etti. Önce kaçmaya çalıştık sokağın yukarısına doğru koşmaya başladık. İki bina arasına girdiğimizde Fatih Abi yere yığıldı. Vuran polis arkamızdan yetişti bu sırada. Beni de kolumdan tutarak ’Kaçma bir yere, benimsin’dedi. 20 dakika Fatih ayaklarının arasında kan kaybetti. Çevreden yardım etmek isteyenleri yanımıza yaklaştırmadı. Beni de silahla tehtit ederek bırakmadı. Sonra bir yerleri aradı ’Adam vurdum şuradayım gelin beni alın’ dedi. Polis ekipleri ile birlikte ambulans da geldi. Beni de alarak karakola götürdüler. Fatih Abi’yi hemen hastaneye yetiştirseler ölmezdi.

 

Keyfi üst baş araması yapardı

Mahalle sakinlerinden Serkan Geyik (16) ise parkın üst tarafında oturan polis memuru Mustafa Atasoy’u tanıdıklarını, kendisinin bazı zamanlarda parka inerek sivil şekilde insanlara keyfi kimlik kontrolü ve üst araması yaptığını ileri sürdü. Geyik “Polis memuru Atasoy’u mahalle halkı tanıyor. Evi hemen parkın üstünde. Bir polis arkadaşıyla kalıyor. Evde Azeri uyruklu kadınlar da görüyoruz. Uzun süre kalıyorlar” diye konuştu.

 Ambulans yarım saatte geldi

Cemal Dağlar isimli görgü tanığı olayın hemen ardından çocukların uyarısı üzerine Fatih Cem İnci’nin kavga ettiğini duyar duymaz olay yerine koştuğunu belirterek “Gittiğimde Fatih yerde yatıyordu. Baygın vaziyetteydi. Polis elinde silahıyla kimseyi yanına yaklaştırmıyordu. ’Bırak hastaneye götürelim’dedim. ’Babası gelsin’dedi. ’Ben babasıyım’ dedim. Vermedi, inanmadı. ’Nasıl insansın sen bari ambulans çağır’ dedim. Arkadaşlarıyla konuştu. Ambulans yarım saat sonra geldi. Erken alabilseydik Fatih’i belki de ölmeyecekti.”

Bodrum Tuba'yı konuşuyor

Dizilerin aranan oyuncusu Tuba Büyüküstün, Bodrum tatilinde objektiflere yakalandı.

 tubaby

Kanal D'nin ilgiyle izlenen dizisi "Asi"nin başrol oyuncusu Tuba Büyüküstün, Bodrum sahillerinde fırtına gibi esiyor. Düzgün fiziği ve yalın güzelliğiyle dikkat çeken genç oyuncu, Eda Taşpınar ve Ivana Sert'in tahtını sallayacak gibi

Cari açık IMF programının yan ürünü olarak ortaya çıktı


  
 
IMF ile uygulanan programın Türkiye’nin cari açık sorununun çözmediğini belirten Devlet Bakanı Mehmet Şimşek, "Tam aksine cari açık, IMF programının bir yan ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Yüksek tüketim ve yatırım harcamaları cari açığı artırmıştır" dedi.

EKONOMİDEN sorumlu Devlet Bakanı Mehmet Şimşek, mevcut çerçeve içerisinde, "sadece bütçe disiplinini koruyun" şeklindeki yaklaşımla cari açık sorununun çözülemeyeceğini belirterek, "Cari açığın çözülebilmesi için rekabetin önündeki engelleri azaltmamız ve beşeri sermayenin kalitesini artırmamız lazım. Bu yaklaşımlar ise IMF’nin tipik Ortodoks çerçevesinde yeri az olan unsurlardır" dedi.

Kalıpları belli

Şimşek, Anadolu Ajansı’nı ziyaretinde, uyguladıkları orta ve uzun vadeli politikaların amacının, ülkenin uzun vadeli kazanımlarını amaçladığını belirterek, "IMF’nin kalıpları bellidir. Piyasalar, kurala dayalı, öngörülebilir politika çerçevesini tercih eder, o nedenle, IMF programının bir katkısı olacağını düşünürler. Piyasaların yaklaşımları, genelde kısa dönemli kazanımlara yönelik sığ yaklaşımlardır" dedi. IMF programından çok iktidarın program uygulamadaki kararlılığının önemli olduğunu vurgulayan Şimşek, "Türkiye’de bugün bir IMF programı yok, ama bütçede fazla var. Genel bütçe, yılın ilk altı ayında fazla vermiş durumda. Yılın tümü için öngörülen açık 18 milyar YTL düzeyindeydi" şeklinde konuştu. Enflasyonda bir yukarı doğru çıkışın olduğunu, ancak bunun para politikasının gevşek olmasından kaynaklanmadığını belirten Şimşek, "tam aksine, Türkiye’de sıkı bir para politikası var, reel faizlere ve sıkılaştırmalara baktığınız zaman diğer gelişmekte olan ülkelere kıyasla daha sıkı bir para politikası uyguladığı görülür" dedi.

IMF cari açığı çözemedi

IMF programının, Türkiye’de cari açık sorununu çözmediğine dikkati çeken Bakan Şimşek, "Tam aksine cari açık, IMF programının bir yan ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Yüksek tüketim ve yatırım harcamaları cari açığı artırmıştır" dedi. Şimşek, IMF ile ilişkilerin geleceği konusunda da şunları söyledi: "Piyasa yaklaşımları kısa dönemli yaklaşımlardır. Biz Orta Vadeli Mali Çerçeve’yi (OVMÇ) sunduk. Bütçe performansımız ortada, para politikası uygulamaları ortada. Bütün bunlara rağmen, biz IMF ile bir İhtiyati Stand-By anlaşmasına yönelik teknik bir çalışmayı yürütüyoruz. Teknik çalışmayı belirli bir seviyeye getirdiğimiz zaman bunu açıklarız. Ne kadar iyi tasarlanırsa tasarlansın, hiçbir program, reformcu ve güçlü bir Hükümetin yerini tutamaz. Esas olan Hükümetin, uzun soluklu, popülizm tuzağına düşmeden, ülkenin genel dinamiklerini iyileştirmeye yönelik atacağı adımlardır. Bu adımlar da genel, orta ve uzun vadeli adımlardır."

Yeni bir vizyon

Türkiye’nin, yapısal sorunlarına kalıcı çözümler getirmesi gerektiğini ifade eden Şimşek, 1994 ve 2001 yılında yaşanan sorunların, kolaycı çözüm olmadığının somut bir göstergesi olduğunu kaydetti. Şimşek, bütün bunlara rağmen, "biz eğer, risk profilimizin iyileşmesinde bir katkısı olacaksa, ülkemiz için anlaşma yaparız. Bu anlamda teknik çalışmalar zaten sürüyor" dedi. Şimşek, "Birşey daha söylüyorum, Türkiye’nin temel sorunlarının çözümünde, bu (IMF) programların katkısı olabilir ama Türkiye’nin esasen orta ve uzun vadeli, 4-5 eksen üzerine kurulu yeni bir vizyon ve yeni bir programla yoluna devam etmesi gerekir" ifadesine yer verdi.

2001 krizinde IMF programı yok muydu

IMF’nin varlığının, piyasalar açısından kısa vadeli bir rahatlama unsuru olarak görülebileceğini belirten Mehmet Şimşek, IMF olsun olmasın, esas faktörün, programın sahiplenilmesi ve kararlı bir şekilde uygulanması olduğunu ifade ederek, "2001 yılındaki krizde IMF programı yok muydu ?" şeklinde konuştu. FDF’nin, borç dinamikleri çok kötü ülkeler için önemli bir çıpa olduğunun altını çizen Şimşek, Türkiye’de ise borcun milli gelire oranından çok, orta ve uzun vadeli ekonomik kazanım konusunun önemli olduğunu kaydetti. Bir soru üzerine Şimşek, Anayasa Mahkemesi kararının hemen arkasından, piyasaların olumlu tepki verdiğini, daha önemlisi, birçok yabancı firmanın, Türkiye’de yatırım yapma konusunda yoğun olarak ilgilenmeye başladıklarını kaydetti.

Almanya’da İngiltere’de faiz dışı fazlayı bilen yoktur

DÜNYA Bankası ile 4 yıllık 6.2 milyar dolarlık program anlaşmasını imzaladıklarını hatırlatan Mehmet Şimşek, Dünya Bankası programının içerik olarak çok daha zengin ve yapısal reformlar üzerine odaklandığını bildirdi. Şimşek, Dünya Bankası ile sosyal güvenlik, eğitim ve işgücü piyasası gibi yapısal konulara ağırlık vererek, uzun dönemli ve kalıcı bir programa yönelik anlaşma yaptıklarını da ifade etti. Şimşek şöyle devam etti: "IMF, ’Faiz Dışı Fazla (FDF) şöyle olacak’ der. Gidin bakın, Almanya’da İngiltere’de, FDF’yi kimse bilmez. Türkiye’de de, faizi hariç tutarak bakmak dönemi bence geride kaldı, yani genel dengeye bakılacak. Çünkü genel denge çok daha önemli"

Güçlü bir hükümet programdan önemli

MEHMET Şimşek, hiçbir programın (IMF programı) güçlü ve reformcu bir hükümetin yerini alamayacağının ortada olduğunu belirterek, "Son 2 program hedefine ulaştı. Programların başarılı bir şekilde bitmesinin yanında önemli sonuçlar da elde edildi" dedi. Şimşek, "Bizden önce yapılmış 17 tane program var, bu programların kalıcı kazanımlar edindirmediği ortada. Eğer bu son 2 program çerçevesinde Türkiye, önemli bir değişimden, gelişimden geçtiyse, bir takım kırılganlıklarını azalttıysa, bunda hükümetin bunu sahiplenerek, arkasında güçlü bir iradeyle durması vardır. Yani keramet hükümetin kararlı uygulamalarında" diye konuştu.

FT: Dolar, TL’ye karşı yüzde 53 yükselmeliydi

TÜRKİYE, Meksika ve Brezilya gibi önemli yükselen ekonomilerin para birimlerinin dolara karşı aşırı biçimde değer kazandığına dikkat çekiliyor. Financial Times gazetesi, "Türk lirası dolara karşı yüzde 45.5 değer kazandı. Halbuki paritenin korunması için doların yüzde 53.7 oranında yükselmesi gerekirdi" diye yazdı. Ekonomi gazetesi Financial Times, Yatırım Editörü John Austers imzalı analizinde düşük faizle borçlanarak yüksek getiri sağlayan araçlara yatırım yapılması anlamına gelen "carry trade"nin yükselen piyasalara devam eden ilgisine vurgu yaptığı haberinde doların Türkiye ve Meksika gibi ülkelerin para birimlerinin dolara karşı kazandığı değere dikkat çekiliyor. Bu çerçevede gazete, Meksika’nın enflasyona karşı mücadele edebilmek amacıyla faiz oranlarının yüzde 8’yi bulduğuna bunun da "carry trade" yapanlarına cazip geldiğini kaydetti. Gazete ayrıca, bir doların artık 10 Meksika pesosunun altında işlem gördüğüne, halbuki, satın alma gücü paritesinin korunabilmesi için doların pesoya karşı 2002 yılından beri yüzde 18.7 oranında değer kazanması gerektiğine dikkat çekti. Faiz oranlarının yüzde 13 ve yüzde 16.75 düzeyinde seyrettiği, Brezilya ve Türkiye gibi diğer yükselen piyasaların da, yıllarca "carry trade" yatırımcılarını çektiğini belirten gazete, Brezilya’nın para birimi realın, 2002 yılından beri dolara karşı yüzde 142 oranında değer kazandığının altını çizdi. Financial Times Türkiye konusunda "Realdan farklı olarak ham madde ihracatı ile güçlendirilmiş olmayan Türk Lirası ise, dolara karşı yüzde 45.5 değer kazandı. Paritenin korunması için ise, doların yüzde 53.7 oranında yükselmesi gerekirdi" diye yazdı. 

Allah ile aldatma yöntemlerinden kuran kursları ile aldatma!

Yazımızın başlığı, bugün 52. baskısını yapan 'Allah ile Aldatma' kitabımızın Üçüncü Bölüm'ündeki başlıklardan biridir.

Yazımızın başlığı, bugün 52. baskısını yapan 'Allah ile Aldatma' kitabımızın Üçüncü Bölüm'ündeki başlıklardan biridir.


Allah ile aldatma tezgâhının Kur'an kursları yoluyla neler yaptığını anlattığımız bu başlığın yayını üzerinden üç ay geçmeden Konya'da yaşanan bir 'kaçak Kur'an kursu' faciası ile sarsıldık. 17'si çocuk 18 kişi enkaz altında can verdi. Şimdi gelin, Allah ile aldatmanın Türkiye'de oynadığı oyunlardan sadece birisi olan 'Kur'an Kursu Aldatmacası' üzerine yeniden konuşalım. Bugün Türkiye'de Diyanet'in şemsiyesi altında faaliyet yürüten ve Türk halkından resmî, gayrı resmî büyük meblağlarda paralar toplayan Kur'an kursu sektörü, Allah ile aldatmanın bir hizmet kurumu gibi çalışmakta, buralara devam eden çocuklara Kur'an'ın muhtevası, ilkeleri, zulme karşı çıkan, ahlakı öneren ruhu öğretilmek yerine Arap harflerinin telaffuzu öğretilmektedir. Oysa ki Kur'an kursunun anlamı ve amacı bu değildir.  Allah ile aldatmanın Kur'an kursu sektörünün ulaştığı gücü tahmin edebilmek için, kaçak açılan ve çöken bir Kur'an kursunda 18 kişinin ölmesi üzerine yayınlanan bir araştırmanın şu sonucuna bakalım: "Ülke genelinde sadece Diyanet İşleri'nin açtığı 7 bin 36 adet Kur'an kursu var. Bin sekiz yüz on yedi Kur'an kursu da izinsiz açılmış. Kur'an kurslarına 2007-2008 eğitim-öğretim yılında, 228 bin 39'u kadın, 21 bin 934'ü erkek olmak üzere toplam 249 bin 973 öğrenci katıldı." "2007 yılı yaz Kur'an kurslarına ise 1 milyon 436 bin 168 öğrenci katıldı. Kaçak Kur'an kurslarının, yurt kisvesi altında açıldığı bildirildi." (Hürriyet, 24 Ağustos 2007)  Kur'an'ı özgün metniyle okuyup anlayacak ve bunu bir bilimsel meslek olarak yürütecek insanların eğitileceği yer Kur'an kursu değil, İmam-Hatip okulu ve ilahiyat fakültesidir. Nitekim, bizler de oralardan başlayarak yetişip İslam din ilimlerinde yetki sahibi olduk. Kur'an kursunun hedefi, çocuklara veya halka, Kur'an'ın temel mesajlarını tanıtmak ve belletmektir. Bugün bu yapılmıyor. Bunun yerine Arapçılık ve Arapçacılık eğitimi yaptırılıyor. Bunun Kur'an'la, Kur'an mesajıyla ne ilgisi vardır?  Eğer o kurslar, adlarına yakışır bir hizmet verselerdi, eğer onlar Kur’an’dan bir şeyler öğretseydi, bu ülkenin anayasal din kurumu olan Diyanet, İslam fıkhının tüm verilerini inkâr edip dine yalan söyleterek ana dilde ibadete yıllarca karşı çıkar mıydı? Ana dilde ibadete karşı çıkan bir zihniyetin ‘Kur’an kursu’ tabelası altında öğreteceği asla Kur’an olamaz. Onlar Kur’an’dan bir şey öğretmediler; Arap alfabesindeki harflerin nasıl telaffuz edileceğini ve bir de İslam’ın Arap-Emevî ideolojisine dönüştürülmüş şekline karşı çıkanları din dışı ilan etmeyi öğrettiler. Kur’an mesajı nerede, bu öğrettikleri nerede?! Gerçek şu ki, Allah ile aldatma operasyonunun ‘dili kutsallaştırma oyunu her devirde amacına varmış ve kitleler yüzyıllardır Arap harfleri telaffuzuna harcama yapmayı Kur’an’ı öğrenmek ve okumak sanmıştır. Bu aldatılan kitleler, Allah ile aldatma sektörüne ödeme yaptıkça Kur’an’dan nasipleri değil, Kur’ansızlık illetleri büyümüştür.  Arap harflerini telaffuz ettirme sektörü, Allah ile aldatmaya dayalı saltanatın en güçlü sektörlerinden biridir. Bu sektörün kitlelere bir manifesto gibi dayattığı Kur’an ve akıldışılık şu şekilde ifadeye konabilir:  “Arap harflerinin telaffuzunu şöyle-böyle öğren, o öğrendiğini kullanarak Kur’an ayetlerini telaffuz etmeye gayret et, sen sevap al, ölülerin cennete gitsin. Kur’an’ın ne dediği, ne istediği seni ilgilendiriyorsa  o zaman bize gel, bizi dinle. Biz sana ne diyorsak Kur’an odur, din odur. Her gün tıraş olan teneke yüzlü reformistleri dinleme, bizi dinle! Kur’ansızlık ve bilgisizlik dehlizlerinde çırpınan kitle bu engizisyon kalıntılarına şunu söyleyecek güce henüz ulaşamamıştır:  “Reformist dediğiniz insanların yüzü, her gün tıraş olmaktan tenekeye dönmüş ama sizin yüzünüz de haram yemekten, iftira ve gıybet etmekten, şehvet, haset, riyakârlık ve kincilikten siyahlaşıp cehennem duvarına dönmüş. Alnınızda tanrısal ışık kalmamış!”

Halk, işte bunu söylediği gün, engizisyon oyunu etkisiz kalacak ve ülke ufkunda aydınlanmanın mutluluk renkleri belirecektir! Ama o gün henüz gelmiş değil! Ne yazık ki, bu gidişle geleceğe de benzemiyor.

Hürriyet - Yaşar Nuri Öztürk

Kuran kursu faciası

18 cana mal olan Kur’an kursu faciasının düşündürdükleri
 
3 Ağustos 2008 günü Konya’nın Taşkent İlçesi’nin Bağcılar Beldesi’nde izinsiz açılan Kur’an kursunun çökmesi sonucu ölen 17’si kız çocuğu 18 kişinin enkaz altında can vermesinin sorumluları aranırken, ölen çocukların ana-babaları kamuoyu önünde şu mealde konuşabilmişlerdir:

“Onlar Kur’an öğrenirken öldüler, şehit oldular. Dans ederken ölmediler. Biz bu ölümler için üzülmüyoruz; mutluyuz. Herkes kendi işine baksın.”Şu kafaya bakın! Sanki ölüm sırasında dans etmemek şehitliğin garantisi. Ve sanki dans edenler dinsiz imansız ölüp gidiyorlar. Şu nasipsizliğe, şu İslamdışılığa bakar mısınız! İşte din adına öne çıkan insanlar bunlar. Bunların aldatılmaktan kurtulmak gibi bir niyetlerinin olduğu söylenebilir mi? Bunların İslam’dan nasiplerinin olduğu söylenebilir mi?  Bunlar önce, ‘Allah’ın verdiğine itiraz edilmez; doğurabildiğiniz kadar doğurun’ diyenlerin Allah ile aldatmalarına kanarak ha bire doğurmakta, sonra da çocuklarını bedava bakılsınlar diye ‘Kur’an kursu’ yaftalı cehalet ve hurafe merkezlerine teslim etmekteler. Geçmiş yıllarda ekranlara yansıyan rezaletlerden gördük ki, bu çocukların bazen ırzlarına musallat olunmakta, bazen de canları gitmektedir. Her iki halde de, eleştiri getirenlere söylenenler hazır: “Kur’an’dan rahatsız mı oluyorsunuz?” Dinin insan ve kutsal değerler aleyhine hayasızca kullanılmasından şikâyetçi olan insanlara daha ilk anda söylenen bu aforoz cümlesi, tarihin en namussuz sloganlarından biridir.  En namussuz ve en dinsiz…Bundan daha kahır verici olanı ise şudur:  Bu aforoz cümlesini sadece Allah ile aldatma tezgâhının öncüleri değil, bazen, tasallut ve ölümlerden zarar görenlerin aileleri de (elbette ki, bilmeden, anlamadan, temiz niyetle) telaffuz etmektedir. Böyle olunca da kimsenin ağzını açmaya mecali kalmıyor.  Allah ile aldatma tezgâhı işte böyle işleyen bir tezgâh! Tarihin en zalim, en hayasız, en sinsi ve en şeytanî tezgâhı. Bu tezgâhın oyununa gelmiş insanlar Allah ile aldatan siyaset simsarlarına oy verip onları iktidar yaptıklarında bu sistemin adı demokrasi, bu iktidarın adı demokratik iktidar mı olacak?  Allah ile aldatmanın açtığı bela işte böylesine korkunç bir beladır. 

Allah ile aldatma basınının bu korkunç olay üzerine takındığı tavır da ayrı bir insanlık faciasıdır. Bu utanç verici tavrın eleştirisini, bir zamanlar, Allah ile aldatma ekiplerinin çok saygın isimlerinden olan gazeteci Ahmet Hakan Coşkun’un kaleminden bir ibret tablosu halinde izleyelim:

 “Dinle beni bre gafil Müslüman! Sen beni ‘Kâfir oldun, Deccal oldun, Salman Rüşti oldun’ falan diye terörize ederek susturacağını mı sanıyorsun? Senin idraksiz, şuursuz ve saplantılı dindarlığının ürettiği bu şapşal ithamlardan tırsıp, o 17 günahsız küçük kızın hesabını soramayacağımı mı zannediyorsun? Senin sorumsuzluğuna, vurdumduymazlığına, ahlaksızlığına, çarpık kader anlayışına da şiddetle karşı çıkacağım elbet.” “Galiba sen beni 17 küçük kızın ölümünün sorumluluğunu, ‘Bütün suç tüpçüde!’ şeklindeki manşetiyle tüpçüye yükleyen, ahlaksızlığı kendisine şiar edinmiş ‘Vakit Gazetesi’ tayfasındakilerle karıştırıyorsun. Sakın karıştırma!” “Unutma ki, onların işlerine ya ‘sütçü’ karışır, ya ‘tüpçü.’ Daha önce, ‘İslam davası’ (!) adına küçük bir kız çocuğunun tâciz edilmesine sahip çıkan zihniyet, ‘İslam davası’ adına 17 küçük kızın enkaz altında can vermesini tabii ki tüpçüye ya da sütçüye yükler. Onlardan başka ne beklenir ki?” “Birileri çaresizlik ve yoksulluk içinde çırpınan köylülerin kızlarını, ‘Kuran öğreteceğiz’ diye evlerinden alıp götürecek. Ancak, o kızların can güvenliğini sağlayamayacak. Barınma koşullarını yerine getirmeyecek. Doğru dürüst hiçbir önlem almayacak. Sonra bir gün, sabah namazı vakti, kızların barındırıldığı bina korkunç bir gürültüyle çökecek. 17 kız o binanın enkazı altında can verecek. Ve ben de, bu durum karşısında, ‘Bu kızlar orada Kuran öğreniyordu... Namaza kalkmışlardı... Bu yüzden onlar şehit olmuştur... Ne mutlu onların anne ve babalarına’ diye yazacağım, başka da bir şey yazmayacağım, öyle mi?” “Ben onlara ‘şahadet şerbeti içirmek’ yerine, neden önlem alınmadığını, neden denetimsiz kurs açıldığını, neden izinsiz iş yapıldığını, neden koruma altında tutulan küçük kızların can güvenliklerinin sağlanmadığını sorarım.” “Bir şey daha var ey gafil Müslüman. Sen zannediyor musun ki, Konya’nın o kuş uçmaz kervan geçmez bölgesinde ‘yurt’ adı altında kaçak Kuran kursu açan o adamlar, salt ‘Kuran öğretmek’ gibi kutlu bir işe soyunmuşlardır. Sen zannediyor musun ki, adamların tek amacı, Allah rızasını kazanmaktır. Eğer öyle olsaydı. ‘Kuran öğreticiliği’ gibi dokunulmaz bir gücü ellerine alıp, türlü çeşitli politik oyunlar çevirmezlerdi. Sen "o cemaatin kaç liderinin, kaç partiden milletvekilliği kaptığını biliyor musun? Düne kadar Demirel’in, Mesut Yılmaz’ın, Erbakan’ın listelerinin en tepesine oturan bu adamların, şimdi AKP listelerinde yer bulabildiğinden haberdar mısın?” 

“Küçük köylü kızlarının cesetlerinin üzerinden yürütülen bu kirli güç mücadelesine neden destek verecekmişim ki? ‘Bütün suç tüpçüde’ diye yazıp ‘İslam mücahidi’ olacağıma, alınmayan önlemlerden zerre kadar söz etmeyip, ‘Şehit oldular’ diye etliye sütlüye dokunmayan başlıklar atıp, ‘Bu Ahmet Hakan ne kadar takva sahibi bir adamdır’ diye takdir kazanacağıma, hesap sorarak ‘Deccal’ olmayı yeğlerim.” (Hürriyet, 4 Ağustos 2008) 

 

Allah ile aldatmanın havuzuna yıllarca sadakat ve gayretle su taşımış bir kalemin isyanı var bu satırlarda. Sürüp giden insanlık dışı aldatmaya artık o bile dayanamamış.

 

Bir isyan da ‘Allah ile aldatmanın bir tür saltanat partisi olan AKP’nin 22. Dönem milletvekili ve Diyanet İşleri Eski Başkanı Tayyar Altıkulaç’tan. Altıkulaç, 18 kişinin ölümüne sebep olan kaçak Kur’an kursu faciası üzerine verdiği demeçte Allah ile aldatmanın hangi kerteye getirildiğini ve nasıl himaye gördüğünü ürpertici cümlelerle şöyle anlatıyor:

 “Böyle izinsiz faaliyetlerin yaygınlaşacağını biliyordum. Uyardım ama dinlemediler. İzinsiz Kur’an kursu açanlara verilen cezanın hafifletilmesi ile bu faaliyetlerin daha da yaygınlaşacağı ve önüne geçilmez hale geleceği endişemi paylaşarak arkadaşlarımı uyardım, dinlemediler. Konya bir olaydır. 18 can gitmiştir. Elinizi vicdanınıza koyarak gerekeni yapın.”  

“Bu gizlilik niye? Türkiye’de Kur’an kursu açmak ve öğretmek yasak bir iş değil; devletin güvencesi, Diyanet ve Milli Eğitim’in denetimi altında bütün genişliğiyle yapılabilen bir faaliyettir. Bir kısım faaliyetler bu şemsiye dışında yapılmak isteniyorsa bunun başka nedenleri vardır. Bu nedenler üzerinde her vatandaş gibi devletin de tüm yetkililerin de durması gerekir. Bir kurs, bir pansiyon niçin izinsiz açılır? Mülkî idare buna niçin göz yumar; siyasetçiler niçin bu insanlara göz kırparlar? Mezhep ve meşrebimiz, sempati duyduğumuz cemaat ya da tarikat ne olursa olsun, maksat, masum bir çerçevede insanımıza din eğitimi vermekse bu gizliliğin anlamı ne?”

 

 (Hürriyet, 4 Ağustos 2008) Yaşar Nuri Öztürk